Menü Kapat

Modern Zamanda Ruhun Yaraları

Nuriye SULTAN

Eyüp Aleyhisselâm Kıssası

اِذْ نَادٰى رَبَّهُۤ اَنِّى مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ

Rabbine şöyle niyaz etmişti: ‘Bana gerçekten zarar dokundu. Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin.

İnsanoğlu hastalıkları en iyi tanıdığı ve çözümlediği, pek çok hastalığın çaresini bulduğunu düşündüğü bir zamandayız. Öte yandan estetik ve kozmetik sektörü de hiç olmadığı kadar revaçta. Gençliğin-sağlığın-güzelliğin belki de hiç olmadığı kadar parlatılıyor ve dayatılıyor. Normal olan sürekli genç kalmak-güzel olmak ve sağlıklı bulunmak, yaşlılık-çirkinlik-hastalıktan var gücümüzle kaçıyoruz. İnsanlık bedenen-zahiren daha güzel, daha bakımlı, daha sağlıklı, daha güçlü iken ruhumuz ne durumda?

Hazret-i Eyyûb aleyhisselâmın meşhur kıssasının hülâsası şudur ki:

Pek çok yara, bere içinde epey müddet kaldığı halde, o hastalığın azîm mükâfâtını düşünerek, kemâl-i sabırla tahammül edip kalmış. Sonra, yaralarından tevellüt eden kurtlar kalbine ve diline iliştiği zaman, zikir ve marifet-i İlâhiyenin mahalleri olan kalb ve lisanına iliştikleri için,o vazife-i ubudiyete halel gelir düşüncesiyle, kendi istirahati için değil, belki ubudiyet-i İlâhiye için demiş: “Yâ Rab, zarar bana dokundu. Lisanen zikrime ve kalben ubudiyetime halel veriyor” diye münâcât edip, Cenâb-ı Hak o hâlis ve sâfi, garazsız, lillâh için o münâcâtı gayet harika bir surette kabul etmiş, kemâl-i âfiyetini ihsan edip envâ-ı merhametine mazhar eylemiş.
Hazret-i Eyyûb aleyhisselâmın zâhirî yara hastalıklarının mukabili, bizim bâtınî ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazret-i Eyyûb’dan daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünkü işlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şüphe, kalb ve ruhumuza yaralar açar.

İçimiz/ruhumuz ve kalbimiz bu derece yaralıyken biz ne derece farkındayız? Bunun için ne yapıyoruz? Aslında modern insan arayışta, bir kere psikoloji hiç olmadığı kadar revaçta..

Bunun dışında insanlar dinimsi yollara daha fazla başvuruyor, spiritüel yollar, astroloji, biyoenerji-reiki vs fallar. Amaç belli daha iyi bir ruh haliyle bu dünyadaki kısıtlı hayatını optimum şekilde yaşamak. Ruh bakımı da tek dünyalı iyileşmeyi hedef alıyor.

Hazret-i Eyyûb aleyhisselâmın yaraları, kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdit ediyordu. Bizim mânevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdit ediyor. O münâcât-ı Eyyûbiyeye, o hazretten bin defa daha ziyade muhtacız.

Ebedi hayatı tehdit eden ruhi yaralarımızı fani ve tek dünyalı çözümler gerçek manada tedavi edebilir mi? Ebed isteyen ruha sahip insan ebediymiş gibi yaparak gerçekten mutlu olabilir mi?

Bahusus, nasıl ki o hazretin yaralarından neş’et eden kurtlar kalb ve lisanına ilişmişler. Öyle de, bizleri, günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hasıl olan vesveseler, şüpheler—neûzu billâh—mahall-i iman olan bâtın-ı kalbe ilişip imanı zedeler ve imanın tercümanı olan lisanın zevk-i ruhanîsine ilişip zikirden nefretkârâne uzaklaştırarak susturuyorlar.

Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor.Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor.

Ruhumuzun ve kalbimizin yaralarına kurani ve ebedi devalar arayacağız. 

II. Sekülerleşme nedir?

Sekülerleşme: bir toplumda Belli bir zaman dilimi içerisinde doğa üstü alanın yani din, dinimsi yapılar, halk inançları, astroloji, büyü aklınıza ne geliyorsa tüm bu anlatıların toplumsal günlük pratiklerimizi etkileme gücünün azalması. Sekülerleşme aslında Avrupa’ya ait bir kavram

Sekülerleşme dinsizleşme oranındaki artıştan daha çok dine kayıtsızlaşma oranındaki artışa bağlıdır. Sekülerleşme kişilerin dini inançlarının olup olmadığı ile değil, bireylerin günlük yaşamlarında dini ne kadar hayatlarının merkezi yaptıkları ile ilgilenir.

İslam gündelik hayata dokunmak istiyor. sünneti seniyye. İnanç ibadet, aile yapısı, eşcinsellik, halk inaışları, medya dilleri, Kılık kıyafet, sosyal ilişkiler, cinsiyet rolleri,

Endişeli muhafazakarlar çağı Volkan Ertit

İnanç-ibadet düşüşte anlamlı fark var. Ateist sayısı 3 katına çıktı yüzde 5.5 allah inancı yüzde 85.5

İbadet etme oranında sert bir düşüş var.

Sinan Yıldız doktora tezi: ailelerin %84ü yeni kuşakların batılı değerlerden olumsuz etkilendiğini düşünüyor. Nikahsız birliktelikler, tek ebeveynli aileler artıyor.

Eşcinsellik normalleşti

Islami kıyafet kodları – başörtüsü dışında başı açık ve başı kapalı hanımların giyinişleri gitgide birbirine benziyor – başörtülü kişi sayısı azalmış

Koyulan isimlerde sekülerleşme özellikle kadınlarda

Medya dili: Kamuoyunu ikna etmek için bilimsel bir dil kullanılıyor

Sekülerleşiyoruz ama laiklikten uzaklaşıyoruz

Türkiye sert bir şekilde sekülerleşiyor. Önceki nesillere göre toplum daha az dindar. İrandaki zorlama da sert bir sekülerleşmeye sebep oldu.

Avrupa’nın dünyanın en seküler bölgesi olmasının altında yatan sebeplerden biri kapitalizmdir. Bu makalenin amacı kapitalizmin dünyanın başka bölgelerinde de deneyimlendiği takdirde aynen Avrupa’da olduğu gibi sekülerleşmeye neden olacağının teorik çerçevesini sunmaktır. Kapitalizm, üretim araçlarının özel mülkiyete tabi olduğu, devletin ekonomiye müdahale etmediği, mal ve hizmetlerin gönüllü mübadelesine dayandığı bir ekonomik sistem olarak dört noktada dinin toplumsal düzeydeki gücünü sınırlamaktadır. Birincisi, kapitalizmin kendini yeniden üretebilmesi için üstünde yükseldiği kurallar herhangi bir dini öğretinin ekonomiye müdahale etmesinin önüne geçmektedir. İkincisi, herkesin “iş gücü”ne dönüşmesi dini önyargıları kırmakta ve geleneksel aile yapısının çözülmesine neden olmaktadır. Üçüncüsü, kapitalizmin neden olduğu zenginlik ve refah dini ya da değil mutlak otoritelere olan bağlılığı azaltmaktadır. Son olarak, devletin ekonomiden elini çekmesi ile siyasi alandaki hâkimiyeti de gerilemekte ve belli bir değeri topluma empoze etmesi zorlaşmaktadır. Tüm bunlar bir araya geldiğinde kapitalist ekonomik sistemin dinin, dinimsi mekanizmaların ve halk inançlarının toplumsal düzeydeki prestijlerini ve güçlerini sınırlayacağı muhtemeldir.

Kapitalizm bir sömürü düzeni, daha güçlü ve zengin olan daha fakir olanın emeğini-zamanını-gücünü sömürüyor.

III. Kapitalizmin tehlikeleri neler? Hangi yaralara sebep oluyor?

A. derdi maişet, endişe-i istikbal

KASTAMONU L.104 DÖRT-BEŞ KARDEŞLERİME AİT BİRER KISACIK KONUŞACAĞIM

Bu ahirzaman fitnesinde açlık ehemmiyetli bir rol oynayacak. Onunla ehl-i dalâlet, biçare aç ehl-i imanı, derd-i maişet içinde boğdurup, hissiyat-ı diniyeyi ya unutturup ya ikinci, üçüncü derecede bırakmaya çalışacak diye, rivayetlerden anlaşılıyor. Acaba, herşeyde hatta kahr azâbında ehl-i iman ve masumlar için bir veçh-i rahmet ve kader-i İlahî cihetinde adalet olduğu, bunda ne tarzda olur? Ve ehl-i iman, hususan Risale-i Nur talebeleri bu musibete karşı iman ve ahiret hesabına ne cihetle istifade edip nasıl davranacaklar ve mukavemet edecekler?
Elcevap: Şu musibetin en ehemmiyetli sebebi, küfran-ı nimet ve şükürsüzlük ve nimet-i ilâhiyenin kıymetini takdir etmemeklikten gelen bir isyan olduğundan, Âdil-i Hakim, nimetinin, hususan gıda kısmının, hususan hayat noktasında en büyük nimet olan ekmeğin hakikî lezzetini ve çok ehemmiyetli kıymetini ve nimetiyet noktasında fevkalade derecesini göstermekle, hakikî şükre sevk etmek hikmetiyle, Ramazan gibi riyazet-i diniyeye riayet etmeyen şükürsüz insanlara bu musibeti verip, aynı hikmet için adalet etmiş.
Ehl-i iman, ehl-i hakikat, hususan Risale-i Nur talebelerinin vazifesi, bu musibetli açlığı, Ramazan riyazet-i diniyesinin tarzındaki açlık gibi vesile-i iltica ve nedamet ve teslimat yapmaya çalışmaktır. Ve zaruret bahanesiyle dilenciliğe ve hırsızlığa ve anarşiliğe yol açmasına meydan vermemektir. Ve aç fakirlere acımayan bir kısım zengin ve bazı ehl-i maaş dahi Risale-i Nur’u dinleyip, bu mecburî açlık hissiyle açlara merhamete gelip, zekâtla yardımlarına koşmaktır. Ve nefsini güzel yemeklerle şımartan, serkeş eden ve hevesat-ı rezile ve tuğyanlara sevk edip sarhoş eden gençler dahi, Risale-i Nur’un irşadıyla, bu hadiseden merdane istifade ederek, fuhşiyat ve günahlardan ellerini bir derece çektiği ve nefislerinin zevklerini ve pisliklere karşı galeyanlarını kırdığı vesilesiyle taate ve hayrata girip, o hadiseyi kendi aleyhlerinden çıkarıp lehlerinde istimal etmektir.
Ve ehl-i ibadet ve salâhat dahi, ekser insanların aç kaldığı bu zamanda ve çok karışmış ve haram ve helâl fark edilmeyecek bir tarzda gelmiş ve şüpheli mal hükmünde ve manen müşterek olan erzak-ı umumiyeden helâl olmak için miktar-ı zaruret derecesine kanaat ediyorum diye bu mecburî belaya bir riyazet-i şer’iye nazarıyla bakmaktır. Kader-i İlahiyeye karşı şekvayla değil, rızayla karşılamaktı.

B. Tüketim toplumu

Emirdağ Lahikası — Bir mesele daha var; o da çok ehemmiyetlidir. Hükm-ü Kur’âna göre, bu zamanda mimsiz medeniyetin icabatından olarak hâcât-ı zaruriye dörtten yirmiye çıkmış. Tiryakilikle, görenekle ve itiyadla, hâcat-ı gayr-ı zaruriye, hâcât-ı zaruriye hükmüne geçmiş. Âhirete iman ettiği halde, “Zaruret var” diye ve zaruret zannıyla dünya menfaati ve maişet derdi için dünyayı âhirete tercih ediyor.

Kırk sene evvel, bir başkumandan beni bir parça dünyaya alıştırmak için bazı kumandanları, hattâ hocaları benim yanıma gönderdi. Onlar dediler:

“Biz şimdi mecburuz. اِنَّ اَلضَّرُورَاتِ تُبِيحُ الْمَحْظُورَاتِ kaidesiyle, Avrupa’nın bazı usullerini medeniyetin icaplarını taklide mecburuz” dediler.

Ben de dedim: “Çok aldanmışsınız. Zaruret su-i ihtiyardan gelse, kat’iyen doğru değildir; haramı helâl etmez. Su-i ihtiyardan gelmezse, yani zaruret haram yoluyla olmamışsa zararı yok. Meselâ; Bir adam su-i ihtiyarıyla haram bir tarzda kendini sarhoş etse ve sarhoşlukla bir cinayet yapsa, hüküm aleyhine câri olur, mâzur sayılmaz, ceza görür. Çünkü, su-i ihtiyarıyla bu zaruret meydana gelmiştir. Fakat bir meczup çocuk cezbe halinde birisini vursa, mâzurdur. Ceza görmez. Çünkü ihtiyarı dahilinde değildir.”

İşte, ben o kumandana ve hocalara dedim: “Ekmek yemek, yaşamak gibi zarurî ihtiyaçlar haricinde başka hangi zaruret var? Su-i ihtiyardan, gayr-ı meşru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüd eden hareketler haramı helâl etmeye medar olamazlar. Sinema, tiyatro, dans gibi şeylerde tiryaki olmuşsa, mutlak zaruret olmadığı ve su-i ihtiyardan geldiği için, haramı helâl etmeye sebep olamaz.

Şu an hayatımızda olan pek çok şey bilinçli bir pazarlama kurgusunun sonucu. Çok küçük bir örnek bir 50 yıl önce temizlik için kullanılan ürün sayısıyla şimdiki arasında nasıl bir fark var? Her ihtiyaç için özelleştirilmiş ürün tasarlanıyor… Hayatımızın her alanı için yeni ihtiyaçlar belirlendi ve bunlara alıştırıldık. Mesela şimdi çoğumuzun, çoğu gencin yepyeni bir tüketim kalemi var, izleme&dinleme platformu üyeliği. Bu ilk çıktığında yadırganan bir durumdu ama bir müddet sonra uygulamaları satın alabileceğimiz fikrine alıştık. Bu şekilde hayatımızın farkında olmadan parçası olmuş bir sürü ihtiyacımız oluşmuş. Günün sonunda bunları yan yana getirdiğimizde büyük bir yekün oluşturuyor.

Görenek: Şunda da var, şu bile bunu yapıyor. O halde ben de yapıversem ya. Sen şunu izlemedin mi, görmedin mi, yemedin mi? Soruları

Tiryakilik

Görenek ve tiryakiliğin ve satın alma alışkanlıklarımızı en çok belirleyen alan artık kendi küçük çevremiz, yüz yüze görüştüğümüz insanlarla sınırlı değil. Televizyon gibi toplu reklam sunan mecralar da değil.

Sosyal medyaya yıllarca yüz çevirdik ama şu an sosyal medya üyeliği olmayan kişi neredeyse yok. Kendi adıyla üye değilse bile anonim olarak bir sosyal medyada üyeliği bulunuyor

IV. Sosyal medya

Sosyal İkilem (Social Dilemma, 2020) adlı bu belgesel-drama (docudrama), teknoloji şirketlerinin eski çalışanlarının ve konu ile ilgili uzmanların anlatıcılar olduğu bir röportajlar serisi ve bu anlatılara paralel kurgulanmış drama bölümlerinden oluşuyor. Belgesel, yeni medya araçlarının teknolojik arka planının hangi amaçlarla oluşturulduğunu ve sosyal medya kullanıcılarının içine düşebileceği tuzakları ayrıntılı bir şekilde incelemeye çalışıyor. Belgeseldeki anlatıcıların sektörün içinden gelen yöneticiler, mühendisler, yazılım uzmanları vb. olması, belgesele ihtiyacı olan bir inandırıcılık sağlayarak iddiaları olabildiğince güçlü kılıyor.

Bir şeye ücret ödemiyorsanız, ürün sizsinizdir.

. Uyumsuz, yalnız ve üzgün hisseden bireyler bir kaçış stratejisi olarak sosyal medya araçlarına başvurduğunda, onların bu halinden faydalanan şirketler çeşitli manipülasyon araçlarıyla bu kişileri daha da bağımlı kılmanın yollarını arıyorlar. Ekran süresini olabildiğince uzatmak, kullanıcıların sürekli ekranı kaydırmaya devam etmesini ve ‘arkadaş artışına’ teşvik ederek hem platformun büyümesini, hem de kişinin sosyal medya aracıyla daha uzun süre ilişkide kalmasını sağlamak çeşitli yöntemlerden bazıları olarak gösteriliyor.

Veri madenciliği olarak bilinen, büyük ölçekteki verilerin içinden işe yarayacak olanların gelecekte kullanılmak ya da belirli analizlerin yapılmasını sağlamak amacıyla derlenmesi; teknoloji şirketlerinin reklam verenlerle kurduğu işbirliğinin altyapısını oluşturuyor. Burada şirketlerin ihtiyacı, olabildiğince fazla kullanıcıya ve bu kullanıcılardan elde edilebilecek sınırsız sayıda veriye ulaşmak oluyor. Bu verileri elde edebilmek için ise önce kullanıcı verilerinin analiz edilebilmesi, davranış kalıplarının çözülmesi ve bunun da istenilen biçimde yönetilebilmesinin önemine vurgu yapılıyor. Anlatıcılardan birinin “Ürün biziz, reklam verene satılan ürün bizim dikkatimiz” ifadelerini kullandığı belgeselde, bir diğer anlatıcı ise: “Bu biraz fazla basit oldu, esas ürün davranış ve algılarınızdaki o kademeli, algılanamaz değişimdir. Para kazanacakları tek yer burasıdır.

Bir sayfada 3 aşağı kaydırma, yaklaşık 3-4 sn içerisinde dikkatini yakalamak için uğraşıyoruz. Kullanıcı testleri, veri analizi, sürekli ilgi alanına göre bir akış var. İnsanlar asla bir yerde sabit durmak, beklemek zorunda değil. Reelsler, kısa story formatı, asla orada ben şimdi nereye gideyim diye düşünmeden sonraki ürüne-içeriğe geçmeli. Akış bilinçli düşüncenin devreye girmesine izin vermiyor. Neden sorusu?

Normal hayatlarımız da bu dijital deneyimlere yakınsıyor. Sorgulama anlarının mümkün olduğunca az dahil olduğu bir akış şeklinde günlük aktivitelerimiz bir biri ardına eklemleniyor. Şeylerin derinliğinden bağımsız ne kadar çok şey yaparsak o kadar kazançta olduğumuz bir hayat biçimine dahil oluyoruz. Bilinçli, derinleştiğimiz, tefekkür anlarımız azalıyor. Tefekkür boşluk gerektirir. Ama hayatlarımızda boşluğa yer yok. İlham için Hira gerekir.

Ashâb-ı Kehf, putperest bir hükümdar olan Dakyanus devrinde Tarsus’da yaşamış, îman ve tevhîd mücâdelesi vermiş olan sâlih gençlerdir.

– Sosyal medya detoksları

V. Dijital çağda güzellik

Prens Mışkin “Dünyayı güzellik kurtaracak” demiş, hakikaten neyi ve nasıl kurtaracak güzellik?

Goethe “Güzel, gizli doğa yasalarının görünür oluşudur ki bu olmasa aynı yasalar bizden sonsuza kadar saklı kalacaklardır.” İnsan zihni dünyayı güzellik biçiminde inceler. 

– Dijital dünyanın güzeli pürüzsüz, şeffaf ve örtüsüzdür. Kainattaki doğal bir güzellikle karşılaşınca hayrete uğrayan “çarpma etkisi yaşayan” insan sosyal medyadaki “pürüzsüz” bir güzellikle karşılaştığında ona bir like yapar geçer, Alt üst olmaz, tefekküre sebep olacak hisleri ortaya çıkmaz. Byung Chul Han (Güzeli Kurtarmak eserinde) bunu şöyle ifade eder “Kırılmışlığın negatifliği olmadan güzel yozlaşarak pürüzsüze dönüşür.”

– Juniçiro Tanizaki, Batılıların pürüzsüz, parlak, ışıltılı olan nesnelere olan düşkünlüğünü manasız buluyordu; Japonların kullandıkları gümüş çaydanlık, sürahi, fincanları bırakın parlatmayı, ancak parlaklığı yok olup rengi kararınca onlardan estetik bir zevk aldıklarını ifade eder. Kırılmışlık, eskimişlik solmuşluk, tuhaflık, örselenmişlik, fanilik, bunlar olmadan bir güzellik henüz yarı yoldadır ve itibarı hak etmez. 

– Pürüzsüzlük şimdinin çocuğudur. Şahsına münhasırı, ehadiyet sikkesini, her şeyin kendine has o işaretini sevmez. Selfie çekinen her yaştan, ırktan, cinsiyetten insanı aynı yüze benzemesi bu pürüzsüzlüğün zorbalığıdır. Dahası son zamanlarda insanlar görünüşleriyle hiç olmadığı kadar odaklanır oldu. Buna selfie sendromu deniyor. Özellikle gençler selfielerinde daha iyi görünebilmek adına estetik operasyonlar yaptırıyor.

Risale-i Nurdaki en çok kullanılan isimlerden birisi Sani, ne zaman eşyadan bahsedilse Sani ismi zikrediliyor.

Güzel gören güzel düşünür güzel düşünen…. Güzeli gören, güzeli düşünen değil. Güzelce gören, güzelce düşünen… Biz davranışımızı güzelleştirmek yerine eşyayı güzelleştirmeye çalışıyoruz.

– Bizim yeni nesil dijital aynalarımız görüntümüzü manipüle ederken, üstadın aynası ona ne diyordu? Aynalar ibret içinken nasıl bir manipülasyon aracına dönüştü?

A. selfie ekranındaki görüntü ve üstadın aynadaki yansımasından uyanışı

“Evet sanki sevgili, müşfik Üstadımız İhtiyarlar Risalesi’ni gençlere, Hastalar Risalesi’ni sıhhatte olanlara yazmış. ” (Emirdağ Lâhikası 2)

İhtiyarlığın alâmeti olan beyaz kıllar saçıma düştüğü bir zamanda, gençliğin derin uykusunu daha ziyade kalınlaştıran Harb-i Umumî’nin dağdağaları ve esaretimin keşmekeşlikleri ve sonra İstanbul’a geldiğim vakit; ehemmiyetli bir şan ü şeref vaziyeti, hattâ Halifeden, Şeyhülislâmdan, Başkumandandan tut, tâ medrese talebelerine kadar haddimden çok ziyade bir hüsn-ü teveccüh ve iltifat gösterdikleri cihetle, gençlik sarhoşluğu ve o vaziyetin verdiği halet-i ruhiye, o uykuyu o derece kalınlaştırmıştı ki; âdeta dünyayı daimî, kendimi de lâyemutane dünyaya yapışmış bir vaziyet-i acibede görüyordum.

– Bu kısım benim için çok etkileyicidir. Dürüst bir yüzleşme görüyoruz. Gençlik evresindeki çalkantılar her zaman uyanışlara sebep olmak zorunda değil, bilakis gaflete de sebep olabiliyor. Burada yine de bir farkındalık var, dünyaya yapışmışlığını gözlemliyor aslında… Ama yine de uyanış başka bir anda oluyor. Uyanışı biz zamanlayamayız, zorlayamayız.

İşte o zamanda, İstanbul’un Bayezid câmi-i mübarekine, Ramazan-ı Şerifte, ihlaslı hâfızları dinlemeye gittim. Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan, semavî yüksek hitabıyla beşerin fenasını ve zîhayatın vefatını haber veren gayet kuvvetli bir surette

كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ

fermanını, hâfızların lisanıyla ilân etti. Kulağıma girip, tâ kalbimin içine yerleşip, o pek kalın gaflet ve uyku ve sarhoşluk tabakalarını parça parça etti. Câmiden çıktım. Daha çoktan beri başımda yerleşen o eski uykunun sersemliğiyle birkaç gün başımda bir fırtına, dumanlı bir ateş ve pusulasını şaşırmış gemi gibi kendimi gördüm. Aynada saçıma baktıkça, beyaz kıllar bana diyorlar: “Dikkat et!” İşte o beyaz kılların ihtarıyla vaziyet tavazzuh etti. Baktım ki; çok güvendiğim ve ezvakına meftun olduğum gençlik elveda diyor ve muhabbetiyle pek çok alâkadar olduğum hayat-ı dünyeviye sönmeye başlıyor ve pek çok alâkadar ve âdeta âşık olduğum dünya, bana “Uğurlar olsun” deyip, misafirhaneden gideceğimi ihtar ediyor. Kendisi de “Allah’a ısmarladık” deyip, o da gitmeye hazırlanıyor. Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan

كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ

âyetinin külliyetinde: Nev’-i insanî bir nefistir, dirilmek üzere ölecek. Ve Küre-i Arz dahi bir nefistir, bâki bir surete girmek için o da ölecek. Dünya dahi bir nefistir, âhiret suretine girmek için o da ölecek!” manası, âyetin işaretinden kalbe açılıyordu.

– Kuran onunla konuşmaya başlayınca her şey ona konuşmaya başlıyor. İlahi uyanış eşyanın konuşmalarını duymasına sebep oluyor. Kuran-kainat-insan

– Dijital aynalarla bağlamak istiyorum.. Aynalar uykumuzu derinleştiredebilir ki şu an çoğunluk için durum bu. Ya da bir yüzleşmeyle hakikati de gösterebilir.

–  

İşte bu halette vaziyetime baktım ki; medar-ı ezvak olan gençlik gidiyor, menşe-i ahzan olan ihtiyarlık yerine geliyor. Ve gayet parlak ve nuranî hayat gidiyor; zahirî karanlıklı dehşetli ölüm, yerine gelmeye hazırlanıyor. Ve o çok sevimli ve daimî zannedilen ve gafillerin maşukası olan dünya, pek sür’atle zevale kavuşuyor gördüm. Kendi kendimi aldatmak ve yine başımı gaflete sokmak için, İstanbul’da haddimden çok fazla gördüğüm makam-ı içtimaînin ezvakına baktım, hiçbir faidesi olmadı. Bütün onların teveccühü, iltifatı, tesellileri; yakınımda olan kabir kapısına kadar gelebilir, orada söner. Ve şöhretperestlerin bir gaye-i hayali olan şan ü şerefin süslü perdesi altında sakil bir riya, soğuk bir hodfüruşluk, muvakkat bir sersemlik suretinde gördüğümden, anladım ki; beni şimdiye kadar aldatan bu işler, hiçbir teselli veremez ve onlarda hiçbir nur yok.

Yine tam uyanmak için, Kur’anın semavî dersini işitmek üzere, yine Bayezid Câmiindeki hâfızları dinlemeye başladım. O vakit o semavî dersten

وَ بَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا

ilâ âhir.. nev’inden kudsî fermanlarla müjdeler işittim. Kur’andan aldığım feyz ile hariçten teselli aramak değil, belki dehşet ve vahşet ve me’yusiyet aldığım noktalar içinde teselliyi, ricayı, nuru aradım. Cenab-ı Hakk’a yüzbin şükür olsun ki; ayn-ı dert içinde dermanı buldum, ayn-ı zulmet içinde nuru buldum, ayn-ı dehşet içinde teselliyi buldum. En evvel herkesi korkutan, en korkunç tevehhüm edilen ölümün yüzüne baktım.. nur-u Kur’an ile gördüm ki: Ölümün peçesi gerçi karanlık, siyah, çirkin ise de; fakat mü’min için asıl sîması nuranîdir, güzeldir gördüm. Sekizinci Söz ve Yirminci Mektub gibi çok risalelerde izah ettiğimiz gibi; ölüm i’dam değil, firak değil, belki hayat-ı ebediyenin mukaddemesidir, mebdeidir ve vazife-i hayat külfetinden bir paydostur, bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Berzah âlemine göçmüş kafile-i ahbaba kavuşmaktır. Ve hâkeza bunlar gibi hakikatlar ile ölümün hakikî güzel sîmasını gördüm. Korkarak değil, belki bir cihetle müştakane mevtin yüzüne baktım. Ehl-i tarîkatça rabıta-i mevtin bir sırrını anladım.

Sonra herkesi zevaliyle ağlatan ve herkesi kendine meftun ve müştak eden ve günah ve gaflet ile geçen ve geçmiş gençliğime baktım; o güzel süslü çarşafı (elbisesi) içinde, gayet çirkin, sarhoş, sersem bir yüz gördüm. Eğer mahiyetini bilmeseydim birkaç sene beni sarhoş edip güldürmesine bedel, yüz sene dünyada kalsam beni ağlattıracaktı. Nasılki öylelerden birisi ağlayarak demiş:

لَيْتَ الشَّبَابَ يَعُودُ يَوْمًا فَاُخْبِرَهُ بِمَا فَعَلَ الْمَش۪يبُ

Yani: “Keşke gençliğim bir gün dönseydi, ihtiyarlık benim başıma ne kadar hazîn haller getirdiğini ona şekva edip söyleyecektim.” Evet bu zât gibi gençliğin mahiyetini bilmeyen ihtiyarlar, gençliklerini düşünüp, teessüf ve tahassürle ağlıyorlar. Halbuki gençlik, eğer ehl-i kalb, ehl-i huzur ve aklı başında ve kalbi yerinde bulunan mü’minlerde olsa, ibadete ve hayrata ve ticaret-i uhreviyeye sarfedilse; en kuvvetli bir vesile-i ticaret ve güzel ve şirin bir vasıta-i hayrattır. Ve o gençlik, vazife-i diniyesini bilip sû’-i istimal etmeyenlere; kıymetdar, zevkli bir nimet-i İlahiyedir. Eğer istikamet, iffet, takva beraber olmazsa çok tehlikeleri var. Taşkınlıklarıyla, saadet-i ebediyesini ve hayat-ı uhreviyesini zedeler, belki hayat-ı dünyeviyesini de berbad eder. Belki bir iki sene gençlik zevkine bedel, ihtiyarlıkta çok seneler gam ve keder çeker. Madem ekser insanlarda gençlik zararlı düşüyor, biz ihtiyarlar Allah’a şükretmeliyiz ki, gençlik tehlikelerinden ve zararlarından kurtulduk. Herşey gibi, elbette gençliğin dahi lezzetleri gidecek. Eğer ibadete ve hayra sarfedilmiş ise; o gençliğin meyveleri onun yerinde bâki kalıp, hayat-ı ebediyede bir gençlik kazanmasına vesile olur.

Sonra ekser nâsın âşık ve mübtela olduğu dünyaya baktım. Nur-u Kur’an ile gördüm ki; birbiri içinde üç küllî dünya var.Birisi esma-i İlahiyeye bakar, onların âyinesidir. İkinci yüzü âhirete bakar, onun mezraasıdır. Üçüncü yüzü, ehl-i dünyaya bakar, ehl-i gafletin mel’abegâhıdır. Hem herkesin bu dünyada koca bir dünyası var. Âdeta insanlar adedince dünyalar birbiri içine girmiş. Fakat herkesin hususî dünyasının direği, kendi hayatıdır. Ne vakit cismi kırılsa, dünyası başına yıkılır; kıyameti kopar. Ehl-i gaflet, kendi dünyasının böyle çabuk yıkılacak vaziyetini bilmediklerinden, umumî dünya gibi daimî zannedip perestiş eder.

Başkalarının dünyası gibi çabuk yıkılır, bozulur, benim de hususî bir dünyam var. Bu hususî dünyam, bu kısacık ömrümle ne faidesi var diye düşündüm. Nur-u Kur’an ile gördüm ki: Hem benim, hem herkes için, şu dünya muvakkat bir ticaretgâh ve her gün dolar boşalır bir misafirhane ve gelen geçenlerin alış-verişi için yol üstünde kurulmuş bir pazar ve Nakkaş-ı Ezelî’nin teceddüd eden (hikmetle yazar bozar) bir defteri ve her bahar bir yaldızlı mektubu ve herbir yaz bir manzum kasidesive o Sâni’-i Zülcelal’in cilve-i esmasını tazelendiren, gösteren âyineleri ve âhiretin fidanlık bir bahçesi ve rahmet-i İlahiyenin bir çiçekdanlığı ve âlem-i bekada gösterilecek olan levhaları yetiştirmeye mahsus muvakkat bir tezgâhı mahiyetinde gördüm. Bu dünyayı bu surette yaratan Hâlık-ı Zülcelal’e yüzbin şükrettim. Ve anladım ki; dünyanın, âhirete ve esma-i İlahiyeye bakan güzel içyüzlerine karşı nev’-i insana muhabbet verilmişken, o muhabbeti sû’-i istimal ederek fâni, çirkin, zararlı, gafletli yüzüne karşı sarfettiğinden,

حُبُّ الدُّنْيَا رَاْسُ كُلِّ خَط۪ٓيئَةٍ

hadîs-i şerifinin sırrına mazhar olmuşlar.

İşte ey ihtiyar ve ihtiyareler! Ben Kur’an-ı Hakîm’in nuruyla ve ihtiyarlığımın ihtarıyla ve iman dahi gözümü açmasıyla bu hakikatı gördüm ve çok risalelerde kat’î bürhanlarla isbat ettim. Kendime hakikî bir teselli ve kuvvetli bir rica ve parlak bir ziya gördüm. Ve ihtiyarlığıma memnun oldum ve gençliğin gitmesinden mesrur oldum. Siz de ağlamayınız ve şükrediniz. Madem iman var ve hakikat böyledir; ehl-i gaflet ağlasın, ehl-i dalalet ağlasın.

VI. Risale-i Nurdan ruhun yaralarına devalar neler olabilir? Risale-i Nur bireyin fıtri iyileşme mekanizmalarının çalışmasına olanak tanıyacak metodlar geliştirir. İnsanın santral olması-evrenle bağlantısı (halife&misafir olmak)

Ne soyledigimizden ziyade ne yaptigimiza odaklanmak lazim. Risaleinurdaki Kurani metodagüveniyorsak ümidimiz ve şefkatimiz endişemizden fazla olacak.. Risaleinur kuran – insan-kainat sistemini anlatır.

Hurriyet, istibdat, guven gibi kavramlar var yazilanlarda ve bence hepsi cok onemli. 

A. Kuranın-ayetlerin günlük hayatımıza dahil olması

 Kur’ân’daki misal, nasihat, kıssa ve âyetleri belirli bir zamana ve mekâna hapsetmek, Kur’ân’a salt tarihsel perspektiften bakmak… Belli bir zamanda yaşanmış ve bitmiş olaylar gibi görmek, kendimi Kur’ân’dan soyutlamama sebep olurken yeni mânâlar devşirmeme de engel oluyor.

Firavunları, Nemrutları belli bir zaman dilimine gömdüğüm için nefsimin firavuniyetini göremiyorum mesela. Müşrikler, kâfirler için inen âyetleri içselleştiremeyip “bana değil ki” diyebiliyorum. Böylece “her bir günahta küfre giden bir yol” olduğu dikkatimden kaçabiliyor. Yahut “yenilebilen putlara” gülüp bu zamanın putlarını fark edemeyebiliyorum. Peygamber kıssalarını okuyup “Ama o peygamber” deyip nefsimi temize çıkartabiliyorum ya da “Maşallah ne mübarek zatlar”dan öteye gidemeyebiliyor âyet tefekkürlerim.

Kur’ân’ın Ezelî bir zatın mükâlemesi olduğunu unutmak, gözden kaçırmak tefekkür dünyamda çok ciddi kayıplara sebep oluyor. Kuran benim hayatımda, benim keşmekeşlerim içinde, bugünüme hitap ederek – benim ruhsal-bireysel-toplumsal-ilişkisel problemlerim dahilinde benimle konuşuyor. 

Kuranın ezeli olmasını vurguluyorum, gençlerin itirazları arasında en çok duyduğum islamiyetin ve kuranın eski bir zamana hitap ediyor oluşu.. O yüzden kuranın ezeli olduğu ve bugüne de dokunduğu önemli bir nokta…

Risale-i Nur’da “Kur’ân” ve “dinlemek” kelimeleri çokça birlikte zikredilir. Kâinat ve insan, her an değişirken ve tazelenirken, esmaların çeşit çeşit cilveleri tecellî ederken, “Kur’ân’ı yeni nâzil oluyor gibi okumak ve dinlemek” yöntemiyle o konuşmaya dahil olabiliriz. 

“İşte, o pek acip ve çok hazin hâlette iken, iman ve Kur’ân’dan gelen bir medetle,

فَإِن تَوَلَّوْاْ فَقُلْ حَسْبِيَ اللّهُ لا إِلَهَ إِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ

Eğer ehl-i dalâlet arka verip senin şeriat ve sünnetinden i’raz edip Kur’ân’ı dinlemeseler, merak etme.” (Tevbe, 9)

âyeti imdadıma yetişti ve gayet emniyetli ve selâmetli bir gemi hükmüne geçti. Ruh, kemâl-i emniyetle ve sürurla o âyetin içine girdi. Evet, anladım ki, âyetin mânâ-yı sarihinden başka bir mânâ-yı işarîsi beni teselli etti ki, sükûnet buldum ve sekînet verdi.”

B. Zamanda yolculuk metodu

On Üçüncü Sözün İkinci Makamı

İşte ey hayat-ı dünyeviyenin zevkine müptela ve endişe-i istikbâl ile istikbâlini ve hayatını temin için çabalayan bîçareler! Dünyanın lezzetini, zevkini, saadetini, rahatını isterseniz, meşrû dairedeki keyfe iktifâ ediniz; o, keyfinize kâfidir. Haricinde ve gayr-i meşrû dairedeki bir lezzetin içinde bin elem olduğunu sâbık beyânâtta elbette anladınız. Eğer mâzi, yani, geçmiş zamanın hâdisâtını sinema ile hal-i hazırda gösterdikleri gibi, istikbâldeki ahvâl dahi-meselâ elli sene sonraki halleri-bir sinema ile gösterilse idi, ehl-i sefâhet, şimdiki güldüklerine yüz binlerce nefrîn ve nefret edip ağlayacaktılar.

Dünya ve âhirette ebedî ve dâimî sürûru isteyen, imân dairesindeki terbiye-i Muhammediyeyi (a.s.m.) kendine rehber etmek gerektir.

C. Muaccel Karşılıklar

Cenâb-ı Hak kemâl-i kereminden ve merhametinden ve adâletinden, iyilik içinde muaccel bir mükâfat ve fenalıklar içinde muaccel bir mücâzat derc etmiştir. Hasenâtın içinde, âhiretin sevâbını andıracak mânevî lezzetler, seyyiâtın içinde, âhiretin azâbını ihsâs edecek mânevî cezâlar derc etmiştir. Yirmi Sekizinci Lem’a’nın, Yirmi İkinci Nüktesinin, Birinci Nüktesi

D. Manevi yasakçılar (vicdan penceresi)

“Evet, iman, kalbde, kafada daimî bir mânevî yasakçı bıraktığından, fena meyelânlar histen, nefisten çıktıkça ’yasaktır’ der, tard eder, kaçırır.

“Evet, insanın fiilleri kalbin, hissin temayülâtından çıkar. O temayülât, ruhun ihtisasatından ve ihtiyacatından gelir. Ruh ise, iman nuru ile harekete gelir. Hayır ise yapar, şer ise kendini çekmeye çalışır. Daha kör hisler onu yanlış yola sevk edip mağlûp etmez. (Hutbe şamiye)

Bir de Kur’an ve risale konusunda aynı yöntemi mi uygulasak. Evet, bizim için Kur’an ve risale sorularımıza cevap, evet hakikati anlatıyor, evet şöyle evet böyle……… Ama gençler için de öyle mi? Bırakalım kendileri karar versin. Nursi risalelerde şöyle der: ‘dinlemek istersen benimle birlikte dinle’ (cümle tam olarak bu değil, buna benzer bi ifade). İsteğe bağlı… Zaten iman da kişinin kendsinin isteyerek, bilerek bağımsız bir şekilde tasdik edince olmuyor muydu? 

E. Aklın yerinde kullanımı

sersem akıl kavramı – sersem – beyindeki tümör anlamına geliyor – fiziksel kanserin artması gibi düşünsel kanserlerin de arttığı bir zamandayız. Buradaki tarif de yalnızca gençlere münhasır değil.

ASA-I MUSA 8. MESELENİN HÜLASASI 39

Nev-i insanın üçten birisini teşkil eden gençler, hevesatları galeyanda, hissiyata mağlûp, cüretkâr akıllarını her vakit başına almayan o gençler, âhiret imanını kaybetseler ve Cehennem azabını tahattur etmezlerse, hayat-ı içtimaiyede, ehl-i namusun malı ve ırzı ve zayıf ve ihtiyarların rahatı ve haysiyeti tehlikede kalır. Bazı, bir dakika lezzeti için bir mes’ut hanenin saadetini mahveder ve bu gibi, hapiste dört beş sene azap çeker, canavar bir hayvan hükmüne geçer. Eğer iman-ı âhiret onun imdadına gelse, çabuk aklını başına alır. “Gerçi hükümet hafiyeleri beni görmüyorlar ve ben onlardan saklanabilirim. Fakat Cehennem gibi bir zindanı bulunan bir Padişah-ı Zülcelâlin melâikeleri beni görüyorlar ve fenalıklarımı kaydediyorlar. Ben başıboş değilim ve vazifedar bir yolcuyum. Ben de onlar gibi ihtiyar ve zayıf olacağım” diye, birden, zulmen tecavüz etmek istediği adamlara karşı bir şefkat, bir hürmet hissetmeye başlar. Bu mânânın dahi Risale-i Nur’da bürhanlarıyla izahına iktifaen kısa kesiyoruz.

F. Helal daire

G. Dini değil insani argümanlar kullanmak (şefkat mesleği)

H. Namazın zamanı düzenlemesi – günümüze-senemize-ömrümüze dahil olması 9.söz

I. Zahirden batına geçmek, negatif durum ve duygulara cesurca bakmak, kendi gerçekliğinde teselli aramak

Cesaret korkunun ya da başka negatif duyguların yokluğu değil, korkuyla birlikte-korkuya bakmak.

Kur’andan aldığım feyz ile hariçten teselli aramak değil, belki dehşet ve vahşet ve me’yusiyet aldığım noktalar içinde teselliyi, ricayı, nuru aradım. Cenab-ı Hakk’a yüzbin şükür olsun ki; ayn-ı dert içinde dermanı buldum, ayn-ı zulmet içinde nuru buldum, ayn-ı dehşet içinde teselliyi buldum. En evvel herkesi korkutan, en korkunç tevehhüm edilen ölümün yüzüne baktım.. nur-u Kur’an ile gördüm ki: Ölümün peçesi gerçi karanlık, siyah, çirkin ise de; fakat mü’min için asıl sîması nuranîdir, güzeldir gördüm. Sekizinci Söz ve Yirminci Mektub gibi çok risalelerde izah ettiğimiz gibi; ölüm i’dam değil, firak değil, belki hayat-ı ebediyenin mukaddemesidir, mebdeidir ve vazife-i hayat külfetinden bir paydostur, bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Berzah âlemine göçmüş kafile-i ahbaba kavuşmaktır. Ve hâkeza bunlar gibi hakikatlar ile ölümün hakikî güzel sîmasını gördüm. Korkarak değil, belki bir cihetle müştakane mevtin yüzüne baktım. Ehl-i tarîkatça rabıta-i mevtin bir sırrını anladım. İhtiyarlar Risalesi

J. Psikolojik yaralar (ebeveyn olması) Müslüman depresyona girmez değil – müslümanlar depresyona giriyor – ruhi yaraları var

İmanın dünyada dahi bir nevi cennet lezzetini benim hayatımda gösterdiğine dair.

Ben dokuz yaşımdan beri şefkatli validemi görmediğimden sohbetinde bulunamadım. O hürmetli muhabbetten mahrum kaldığım ve üç hemşiremi de on beş yaşımdan sonra göremediğim—Allah rahmet etsin—vâlidemle beraber berzah âlemlerine gittikleri için, dünyanın çok zevkli, lezzetli olan uhuvvetkârâne sohbetlerinden merhamet ve hürmetten mahrum kaldığımdan ve üç kardeşimden iki kardeşimi elli seneden beri görmediğimden—Allah onlara rahmet etsin—öyle kıymettar, dindar, âlim iki kardeşimin sohbetinden, hürmetkârâne muhabbet, merhametkârâne şefkatteki sürurdan mahrum kaldığımdan, bu dünyada Risale-iNur’un imanda cennet çekirdeği bulunduğunu gösterdiği gibi, bugün dört fedakâr hizmetimde bulunan mânevî evlâtlarımla bir seyahat ettiğim zaman imandaki cennet çekirdeğinin bir zerreciği kat’iyen ruhuma ihtar edildi.

Ömrümde mücerret kaldığımdan dünyada çocuklarım olmamasından, çocuklara karşı şefkatkârâne zevklerinden, memnuniyetlerinden de mahrum kaldığımla beraber, bu noksaniyeti hissetmiyordum. Bugün dört yarama mukabil, Cenâb-ı Hak gayet zevkli bir mânâyı ihsan etti, üç cihetle tedavi etti.

Birincisi: Risale-i Nur’da beyan edilen hadis-i şerifteki عَلَيْكُمْ بِدِينِالْعَجَۤائِزِ 1 sırrıyla, ihtiyar kadınların Risale-i Nur cihetinde harika istifadeleri ve zevk-i ruhanîleri, merhume validemin merhametkârâne hususî şefkatinden gelen lezzete mukabil küllî ve umumî bir surette binler valideleri rahmet-i İlâhiye bana ihsan ettiği gibi, üç merhume hemşirelerimin şefkatkârâne, kardeşâne sevinç ve sürurlarına bedel, yüz binler genç hanımları bana hemşire nev’inde Risale-i Nur cihetiyle verip dualarıyla ve Nurlarla alâkadarlıkları ile hemşirelerim yüzünden kaybettiğim üç fâide yerine binler fâide-i mânevî ve sürur-u ruhî ihsan etmiş. Bu ikinci kısmın hakikat olduğuna çok delil ve emareleri var, kardeşlerim biliyorlar.

Hem merhum kardeşimin vefatıyla fedakârâne dünyadaki maddî, mânevî muavenetlerinden ve muhabbet ve şefkatlerinden mahrumiyetime bedel, rahmet-i İlâhiye o hususî iki üç kardeş yerine yüz binler hakikî kardeş gibi hakikî şefkat, muavenet ve yardım eden, hattâ değil yalnız dünya hayatını, belki hayat-ı uhreviye sermayesini de Risale-i Nur’un hizmetinde bana yardım etmek için fedai kardeşleri ihsan etmiş.

Dünyada evlâtlarım olmadığından, gayet zevkli olan çocuklara şefkat meziyetinden mahrumiyetime bedel, bir iki çocuk şefkatine bedel, yüz binlerle mâsumları ki, ileride Risale-i Nur’la beslenmeleri cihetiyle, bu hususî, cüz’î üç şefkatkârâne vaziyeti yüz binlere çevirdi. Buna dair çok emareleri var. Hattâ bana hizmet edenler biliyorlar ki, peder ve validesinden çok ziyade bir şefkat, bir hürmet,bir bağlılık, mâsum çocukların bana karşı Bolvadin’de ve Emirdağındaki ekser yollarda göstermeleri, bu cüz’î, şahsî, hususî zevki, lezzeti, şefkatkârâne hürmeti binler küllî ve umumî bir surete çevirdiğine çok misalleri var.

Mübarek bir kısım zîruhlarda hiss-i kablelvuku olduğu gibi, mâsum çocukların bir hiss-i kablelvuku ile, Risale-i Nur’un onlara dünyevî, uhrevî bir babalıkla terbiye ve muhafaza etmesini ruhları hissetmiş ki, Nurun hizmetkârına babalarından ve validelerinden daha şiddetli bir hürmet gösteriyorlar. Hattâ benim hiç görmediğim, tanımadığım üç yaşındaki bir kız çocuğu yalın ayak, dikenlere basarak, koşarak geldi. Hattâ pek çok dostlarım Bolvadin’de bulunduğu için otomobille çok hızlı gittiğimiz halde kurtulamıyoruz. Hattâ her yerde, hiç beni işitip görmedikleri halde, peder ve validesine gösterdikleri alâkayı göstermeleri, benim hakkımda, nefsim, hevesim cismanî cihetinde dahi imanda bir cennet çekirdeği var olduğunu gördüm.

Said Nursî

1. Zamanin sartlarini cok iyi analiz et.

2. Yeni neslin bu zamanin sahibi oldugunu unutma.

3. En birincil vazifen bu dunyada neden var oldugunu anlamaktir. Kendi kemalatina odaklan. Diger bir ifadeyle, kendi vazifeni yap, O’nun vazifesine karisma. Mevcut kapasitenin disina cikman mumkun degildir.

4. Oku, oku, oku!

5. Insanlarla iliski kurdugunda dini degil insani argumanlari kullan.

6. Din tezgahtarligini birak, fitratina don. Yani insan oldugunu hatirla ve insaniyetinin geregine gore sana verilmis bu hayati yasa.


Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir